TETİĞE DEĞİL, DENKLANŞÖRE BASIYORLAR. ÖLDÜRMÜYOR, ÖLÜMSÜZLEŞTİRİYORLAR.!
Samsun Kızılırmak Deltası Ķuş Cenneti'n de yasanan, videolarını paylastığım üzücü olayın bir daha yaşanmamasını dileyerek sizlere genç, yetenekli, bir o kadar efendi, hayata yeni hazirlanan bir genci tanıstirmak istiyorum.
Alihan'ı 15 yasinda tanidim. Ondokuzmayıs lisesinde o yasta açtığı fotoğraf sergisini gezerken.
Alihan nın fotograf karelerinin yüzde doksanı kuşlar ve doğaydı.
Fotoğraf karelerinde ki kuşlar o kadar gerçek gibiydi ki insan odaklanmadan yapamıyordu..
Özellikle bir baykuş fotografı vardi ki sanki gözleri gözlerinizin içinde..
Sohbet ederken bu merak nerden, bu fotograflar nerde çekildi derken Kızılırmak Deltasının olağan üstü bir canlılar hazinesi olduğunu, her bir kuşun nasıl pozlarını yakaladığını, nasıl hareket ettiklerini anlattı.
Sonrası Alihan bizim Elvin çalısmalarında yaptığımız etkinliklerde bütün cocukların, yaşlıların, özel cocuklarımızın fotoğraflarını çekip onlara göndererek, onları mutlu etmeye basladı.
Cunku sanatı buydu. Sevdiği işi yapıyordu.
Bizlere de programlarımızın fotograflarını videolarını hediye ediyordu.
Alihan gecen bu üc yil icinde sayısız ödul aldı. Universiteye Delta da hazırlandı.
Geçen yılda Antalya da fotografcılık bölümünü kazandi okuyor.
En son Ankara da beraberdik.
Yesim Abla aklım hep Samsun da dedi.
Niye Alihan bir sıkıntımı var ailende dedim.
Hayır deltaya artık giremiyoruz biliyorsun fotoğrafçılara yasaklandı dedi.
Niye dedim kuşları ürkütüp kaçıŕıyormuşuz.
Buna katılmıyorum çünkü bizim gibi orda olan herkes nerdeyse doğada kayboluyor. Öyle malzemelerle kamufle oluyoruz ki yoksa bu karelerin çıkması mümkün degil dedi.
Babam fotoğraf çekmekten vazgecti, şimdi bekcilik yapıyor nerdeyse çünkü en son anlatıkları çok korkunçtu. Kaçak avlanma devam ediyormuş ne yapmali...
Yazin yetkili yerlere şikayet edin Alihan dedim.
Dün sabah ki videoya kadar..
Sonrası olaya değerli basınımızın da duyarlılıkla destek vermesiyle en yetkili yerlere kadar hızla ulastı.
Ben gerekenin en acil önlemlerle çözüme ulaştırılacağına inaniyorum.
Çünkü bütün bürokratlarımız o bolge icin cok çaba sarfediyorlar.
Delta yıllardır Unesco Dünya Doğal Miras Alanı olabilmek için mücadele ediyor.
Milli parkların himayesine hala geçememiş olmasını da anlayamadığım yüzlerce kuş, yaban atlarından, mandalara kadar sayısızda hayvanın yaşadığı bir yer burası.
Demek ki yeterli koruma gerçekleştirilemiyor.
Bu görev kimdeyse bunda eksik kalmış başaramamış.
Ki bu boyle bir zaafiyeti kaldiracak bir konu degil, bu kadar hassas bir dönemde.
Bende diyorum ki, defalarca fahri koruma görevi isteyen her türlü tedbiri alan bu profesyonel insanlar giremiyorsa sebeb kuşların ürkmesi kaçması kadar hassasiyet gösterilen bir konuysa hic kimse girmemeli..
Mandası olanlar fotoğrafçılardan daha mı bilinçli daha mı hassas..
Belli kriterleri olan bu insanlarda orda olmalı diğerleri girebiliyorsa..
Ellerinde ki malzemeler cok pahalı ve ağır malzemeler..Kamuflaşlari kum torbaları ile geziyorlar doğayla bütünleşsinler diye ..
Ayrica varlıkları kaçak avcılarıda korkutuyor alandan uzak tutuyor. Bu çelişkili onlemlerin sonucuda video da..
Çok gec olmadan hersey tekrar düşünülmeli..
Dünya kilometrekare alanlari nasil koruyor önce bu öğrenilmeli..!
Avcılık klübü kendi isimlerini, avcılık meslegini karalayan bu kisileri kendi ruhsatını alıp men etmeli. Hiçbir gerçek avcı türü tukenen canlıyı öldürmez. Hicbir gercek avcı yasak yerde avlanmaz.
Profesyonel fotoğraf sanatıyla uğraşanlar deltada tetiğe basmıyor, denklanşöre basıyorlar.
Yaptikları işle onları öldürmüyor, ölümsüzlestiriyorlar.
Can Dost
Can dost
Ellerini açtığında, semaya uzandığında tutamayacağın sandığın yıldızlara dokunduğunda
güneşin seni ısıtırken hiç bu kadar mutlu olmadığında
ılık esen rüzgar yüzünde saçlarında dolaşırken yaşadığın huzurda
kör olup göremediğin barışta ,
din, dil, ırk, demeden savaşmayıp paylaştığın yaşamda
bir yudum suda, tek nefeste, bölüştüğün lokmada
seni tanımayan hayatlara ismini yazıp dokunduğunda
tek kelime etmeden gözlerinle konuştuğun
yanında olsun olmasın kalbinin en saklı köşesinde
var olan can dostta saklı yaşam...
yeşim ce...
her şeyin güzel yaratılıp çirkinleştiği dünyada yürüdüğümüz bu kısa hayat çizgisinde iyi ki varsın diyebileceğimiz can dostlar la olmak can dost olmak dileğiyle...
1 Ocak 2019 Salı
23 Aralık 2018 Pazar
BİR ADIM İLERİ, İKİ ADIM GERİ..!
Kuzey haber okuyucularına sevgi ve saygöılarımı ileterek bir merhaba ile başlamak istiyorum köşe yazıma
Hepimizin gündeminde malum yerel yönetimler ile ilgili seçim süreci var. Bütün siyasi partilerin kendi adaylarını belirlemek için başlattığı A.Adaylığı süreci de hala devam ediyor.
Her seçim dönemi adayların belirlenmesi noktasında sancılı süreçler yaşanıyordu. Ancak bu dönem kırmızı çizgileri iyice netleşmiş, yayları her yönden gerilmiş Türkiye'nin bu sürece daha da sancılı hazırlandığını hepimizi yakından görüyoruz.
Adaylarını, yoğun yapılan kamuoyu yoklamaları sonucu halkın nabzına göre belirlemeye çalışan siyasi partiler, illeri ayrı ilçeleri ayrı kriterlerle, hatta siyasi partiler arası ittifaklarla bölüşerek kazanma çabasında.
Bu süreçte halkı doğru yönlendirmek ve bilinçlendirmek de yine tarafsız olmasını arzu ettiğimiz görsel ve yazılı basına
, medya dünyasına büyük görevler düşüyor.
Ben de kendi üstüme düşen görevi yerine getirmek istiyor ve sözü hemen bu seçimlerde sayılarını ne olacağını merakla beklediğim kadın adaylarımıza getirmek istiyorum.
Bu süreci yakından takip ettiğim Ankara'nın Pursaklar ilçesinden örnek verecek olursam sadece AK Parti'nin 27 adayı içerisinde bir tane kadın adayının olması bile aslında bu seçimlerde karşımıza çıkacak sonucun diğer seçimlerden çok büyük değişiklikler
. olmayacağının göstergesi.
2014 mahalli idareler seçim sonuçlarına göre 1.397 belediyenin 39 tanesi 20.498 tane meclis üyesinin 2.198 kadın birinde % 3 birinde % 10 bile olmayan temsiliyette.
Vitrine konacak kadar bile neredeyse yok.
Bakanlık, Milletvekilliği, Valilik, Kaymakamlık oranlarımız da ortada.
Bir iki sayımız arttıkça alkış tutuyor, parmakla gösteriyor, olağanüstü görülen bu durumu tebrikler ile gazetelere dergilere taşıyıp demokrasi adına kutlamaya çalışıyoruz.
Ülke nüfusunun yarısı kadın olan ve demokratik haklarını birçok Avrupa ülkesinden önce alan ama bugün cinsiyet eşitliği konusunda 130 Avrupa ülkesinde 113 sırada olan Türkiye adına..
Hafızalarımızı şöyle bir tazeleyelim.
Meclis bünyesinde kadın erkek eşitliği için çalışacak bir komisyon kurulması için tartışmalar 1998'de başlamıştı.
İki kadın vekil, kadın erkek eşitliği araştırma Komisyonu kurulması için teklif vermiş 3 ay çalışan bu komisyon Türkiye'deki durumu ortaya koymuş, kadının statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM)tarafından da basılan bir rapor hazırlamıştı.
Rapor kadın-erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmak için meclise daimi bir iç tüzük ile kurulmuş bir kadın erkek eşitliği Komisyonu oluşturulması önerisini içermişti.
Komisyon için meclis görüşmeleri ise 11 yıl sonra ancak gerçekleşebilmiştir.
Malum AB uyum yasaları çerçevesinde meclisin atmakla mükellef olduğu bir adımdı o da.
Bu kadın hareketi komisyonun adının Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu olmasın da ısrarcı olunmuştu.
Ama partiler arası uzlaşmaya rağmen komisyonun adı Fırsat Eşitliği Komisyonu oldu yani kadın ve erkeğin eşit olduğu Fikri bile meclisten içeri giremedi.
Cumhuriyetin Partisi olduğunu her fırsatta dile getiren partiden, en çok bizim dönemimizde kadınlar ön planda diyen iktidar partisine kadar herkes kadının statüsü üzerinden siyaset yaptı ama görevlerini tam anlamıyla asla.
Parti Kadın Kolları adıyla bile partiler içinde sınıflandırılan kadınlar, en çok çalışan ama bir türlü eşit tutulamayanlar olarak komisyonda belirtildiği gibi kendine fırsatlar tanınması hala beklemekte.
Siyasi partilerin her dönem bu konulardaki tutumlarının en somut göstergelerinden biri teşkilatlarına yolladıkları seçim genelgeleri dir.
Bu genelgelerde belli yaptırım gücü yüksek şartnameler getirilmediği sürece, kadınları da her donanıma sahip olmalarına rağmen bu erkek egemen, kendi içinde bile zorlanan yapının içerisine girmesi için çeşitli yöntemler geliştirilmedikçe, bir şey yapıyormuş gibi davranıp, iki şey eksik bırakan kısaca bir adım ileri iki adım geri politikalarla kadınların ne yerel yöneticiliği ne de cinsiyet eşitliği mümkün.
Oysa ki bu ay içerisinde 5 Aralık 1934'de resmen birçok Avrupa ülkesinden önce kendine seçme hakkını tanıyan bir Meclise karşılık, dün olduğu gibi bugün de görülmekte ki erkeklerin kentleri ele geçirme savaşları içinde kadının adı yine yok..
Kuzey haber okuyucularına sevgi ve saygöılarımı ileterek bir merhaba ile başlamak istiyorum köşe yazıma
Hepimizin gündeminde malum yerel yönetimler ile ilgili seçim süreci var. Bütün siyasi partilerin kendi adaylarını belirlemek için başlattığı A.Adaylığı süreci de hala devam ediyor.
Her seçim dönemi adayların belirlenmesi noktasında sancılı süreçler yaşanıyordu. Ancak bu dönem kırmızı çizgileri iyice netleşmiş, yayları her yönden gerilmiş Türkiye'nin bu sürece daha da sancılı hazırlandığını hepimizi yakından görüyoruz.
Adaylarını, yoğun yapılan kamuoyu yoklamaları sonucu halkın nabzına göre belirlemeye çalışan siyasi partiler, illeri ayrı ilçeleri ayrı kriterlerle, hatta siyasi partiler arası ittifaklarla bölüşerek kazanma çabasında.
Bu süreçte halkı doğru yönlendirmek ve bilinçlendirmek de yine tarafsız olmasını arzu ettiğimiz görsel ve yazılı basına
Ben de kendi üstüme düşen görevi yerine getirmek istiyor ve sözü hemen bu seçimlerde sayılarını ne olacağını merakla beklediğim kadın adaylarımıza getirmek istiyorum.
Bu süreci yakından takip ettiğim Ankara'nın Pursaklar ilçesinden örnek verecek olursam sadece AK Parti'nin 27 adayı içerisinde bir tane kadın adayının olması bile aslında bu seçimlerde karşımıza çıkacak sonucun diğer seçimlerden çok büyük değişiklikler
. olmayacağının göstergesi.
2014 mahalli idareler seçim sonuçlarına göre 1.397 belediyenin 39 tanesi 20.498 tane meclis üyesinin 2.198 kadın birinde % 3 birinde % 10 bile olmayan temsiliyette.
Vitrine konacak kadar bile neredeyse yok.
Bakanlık, Milletvekilliği, Valilik, Kaymakamlık oranlarımız da ortada.
Bir iki sayımız arttıkça alkış tutuyor, parmakla gösteriyor, olağanüstü görülen bu durumu tebrikler ile gazetelere dergilere taşıyıp demokrasi adına kutlamaya çalışıyoruz.
Ülke nüfusunun yarısı kadın olan ve demokratik haklarını birçok Avrupa ülkesinden önce alan ama bugün cinsiyet eşitliği konusunda 130 Avrupa ülkesinde 113 sırada olan Türkiye adına..
Hafızalarımızı şöyle bir tazeleyelim.
Meclis bünyesinde kadın erkek eşitliği için çalışacak bir komisyon kurulması için tartışmalar 1998'de başlamıştı.
İki kadın vekil, kadın erkek eşitliği araştırma Komisyonu kurulması için teklif vermiş 3 ay çalışan bu komisyon Türkiye'deki durumu ortaya koymuş, kadının statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM)tarafından da basılan bir rapor hazırlamıştı.
Rapor kadın-erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmak için meclise daimi bir iç tüzük ile kurulmuş bir kadın erkek eşitliği Komisyonu oluşturulması önerisini içermişti.
Komisyon için meclis görüşmeleri ise 11 yıl sonra ancak gerçekleşebilmiştir.
Malum AB uyum yasaları çerçevesinde meclisin atmakla mükellef olduğu bir adımdı o da.
Bu kadın hareketi komisyonun adının Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu olmasın da ısrarcı olunmuştu.
Ama partiler arası uzlaşmaya rağmen komisyonun adı Fırsat Eşitliği Komisyonu oldu yani kadın ve erkeğin eşit olduğu Fikri bile meclisten içeri giremedi.
Cumhuriyetin Partisi olduğunu her fırsatta dile getiren partiden, en çok bizim dönemimizde kadınlar ön planda diyen iktidar partisine kadar herkes kadının statüsü üzerinden siyaset yaptı ama görevlerini tam anlamıyla asla.
Parti Kadın Kolları adıyla bile partiler içinde sınıflandırılan kadınlar, en çok çalışan ama bir türlü eşit tutulamayanlar olarak komisyonda belirtildiği gibi kendine fırsatlar tanınması hala beklemekte.
Siyasi partilerin her dönem bu konulardaki tutumlarının en somut göstergelerinden biri teşkilatlarına yolladıkları seçim genelgeleri dir.
Bu genelgelerde belli yaptırım gücü yüksek şartnameler getirilmediği sürece, kadınları da her donanıma sahip olmalarına rağmen bu erkek egemen, kendi içinde bile zorlanan yapının içerisine girmesi için çeşitli yöntemler geliştirilmedikçe, bir şey yapıyormuş gibi davranıp, iki şey eksik bırakan kısaca bir adım ileri iki adım geri politikalarla kadınların ne yerel yöneticiliği ne de cinsiyet eşitliği mümkün.
Oysa ki bu ay içerisinde 5 Aralık 1934'de resmen birçok Avrupa ülkesinden önce kendine seçme hakkını tanıyan bir Meclise karşılık, dün olduğu gibi bugün de görülmekte ki erkeklerin kentleri ele geçirme savaşları içinde kadının adı yine yok..
24 Mart 2018 Cumartesi
MEDİNE İLE MEKKE ARASINDA BİR GARİP HİÇ ...!
Yaradılışın, manasına varmak mıydı acaba benim için kutsal topraklara gitmek, bilemiyorum.
Geleli bir aydan fazla oldu.Bildiğim tek şey aklımın hala oralarda olduğu.
Döner dönmez hayatın devam eden rutin koşturmaları içinde kalbime sakladığım bütün güzellikleri geceleri yatağıma yatınca yerinden çıkarıp çıkarıp tekrar yaşıyorum.
''NON MÜSLİM'' yazısıyla bizi karşılayan Medine de, gayrimüslimin suluetinin giremediğini, sermayesinin devasal eserler yaptığı görmek bütün dengeleri biranda alt üst etti bende..
Varlığını burası kutsal topraklar diyerek sokmadığın gayrimüslümlerin, ceplerine müslümanların akıttığı dolarlar, eurolar neyin, hangi kutsallığın pazarlanması sorusunu çivi gibi çakıyor beyinlerimize..Anlamaya çalışıyorsunuz bütün olan biteni, bir haklı sebeb arıyorsunuz sorularınıza..
Ve bütün cevaplar orda yaşarken bir bir diziliyor karşınıza..
Neden dört kitap, yirmibeş peygamber, yüz yirmi dört bin elçi bu coğrafyaya gelmiş içiniz acıya acıya anlıyorsunuz..
Bir hafta içerisinde o kadar çok şey yapıp, o kadar çok şey görüp yaşadık ki..
Hafızamın anlık kayıtları o anlara tekrar döndükçe, idrakta çok farklı boyutlara ulaşıyor her şey bende.
İçimde yaşattığım sorulara yeni cevaplar bulurken, İslam adına yaşadığım duygusal çaresizliklerim ise deli deli dolaşıyorlar beynimde..
İlk ziyaretimiz insanlığın sevgilisi Sevgili Peygamberimizin evi Medine'ye...
Kabe'den sonra İslam'ın en değerli ikinci mekanı olan Medine'deki Mescid-i Nebevi, nin ihtişamlı görünüşünden etkilenerek bir milyona yakın kişiyi içine sığdırabilen bu mekanda namaz kılmak, inanılmaz duygusal anlar yaşatıyor insana.
Secdeye giderken ayaklarınızın yok olduğu hissine kapılıyor, nasıl doğrulduğunuzu anlayamadığınız hafiflikle, içinizde hissettiğiniz o huzurun kelimelerle tarifi yok.
Ravza da iki rekat namaz kılabilmek, ona dua edebilmek için duyduğum heyecan orda beklediğim sessizliğin yerine can siparene o bölgeye ulaşma çabamızsa niyetle amaç arasındaki tezat mücadele..
Sessizliğin sukunet ve huşuyla verdiği huzuru seven biri olarak, ümmetin sevgilisinin önünde acaba bu saygısızlığımıza ne der diye düşünmeden namaz kılabilmek için birbirimizi çiğnemeye çalışmak, İslam ın hiçbir ibadet kavramıyla örtüşmüyor bende..
Otelimizle Mescid-i Nebevi nin arası beş yüz metre..
Sabah namazı için okunan ilk ezan la birlikte bir insan seli başlıyor..Sessiz sessiz herkes o güzel şemsiyelerle dolu bahçeye akmak için bütün edasıyla salınıyor yollarda.
O kadar farklı duygular ki yazarken bile anlatamıyor insan o hissiyatı..
Sizi çok seven küçük bir çocuğun karşısında kollarınızı açtığınızda, düşme pahasına aldığı hızla size deli gibi koştuğunu ve boğarcasına sarıldığını düşünün..
İşte öyle bir heyecanla düşüyorsunuz yollara.
Mistik çöl havasının sabahla birlikte gelen ılık esintisi üzerinizde, yollara çıkmak insanlar arasında kaybolmak, ona koşmak..
Ve onun evinde onunla birlikte en büyük sevgiliye elleri açmak.
Medine ne de Sevgili Peygamberimize olan misafirliğimiz sona erip veda zamanı yaklaşırken içimden tekrar gelmeyi diliyorum..
O anda aklıma söylemlerim geliyor içimden gülümsüyorum..
Hz. Mevlana nın dizeleri geçerken gözümün önünden yaşamadığın hiç bir şeyin yorumcusu olma diyorum...
Gözün kiymetini ''ama'' olandan
Sözün kıymetini ''lal''olandan
Ekmeğin kıymetini ''aç''olandan
Aşk'ın kıymetini ''hiç''olandan öğren..!
Medine ne de Sevgili Peygamberimize olan misafirliğimiz sona erip veda zamanı yaklaşırken içimden tekrar gelmeyi diliyorum..
O anda aklıma söylemlerim geliyor içimden gülümsüyorum..
Hz. Mevlana nın dizeleri geçerken gözümün önünden yaşamadığın hiç bir şeyin yorumcusu olma diyorum...
Gözün kiymetini ''ama'' olandan
Sözün kıymetini ''lal''olandan
Ekmeğin kıymetini ''aç''olandan
Aşk'ın kıymetini ''hiç''olandan öğren..!
Ve üçüncü günün sonunda Mekke ye doğru otobüslerimizle yola çıkıyoruz.
Çöllerin ortasında bir otobanda peş peşe sekiz otobüs tıpkı flimler de ki gibi deve kervanlarının arasından dört saate yakın bir zaman diliminden sonra Mekke ....
İlk karşılaşma için bir saatlik yemek ve dinlenme molasından sonra beyazla siyahın, erkekle kadının her şeyin ama her şeyin birbirine karıştığı kalabalık sokaklardan Kabe' yi ilk göreceğimiz yere kadar geliyoruz..
Ümre için niyet namazımı kıldırırken hocamız;
Unutmayın siz istediğiniz için değil, o sizi istediği için buradasınız.
Sizi kapıda karşılayacak, ilk karşılaşmanız ilk selamınız..
Duanın dili yoktur, dua gönül dilini kullanır..
Gönlünüzden ne geçiyorsa öyle selamlayın...diyor hepimize.
Ben de tam da öyle yapıyorum..
Kalbimin sesi kulaklarımda bütün sessizliğimin var gücüyle...
Teşekkür ederim beni çağırdığın için
Teşekkür ederim sessizliğimin en büyük dinleyicisi olduğun için...
Teşekkür ederim o ''HİÇ'' lik makamında bana da bir yer açtığın için...
YEŞİM CE..
SADECE BİR ÖĞRETMEN DEĞİL
BENİM ÖĞRETMENİM, CANIM ÖĞRETMENİM...
İlkokula Samsun Cumhuriyet İlkokulu nda başladım.
İlk okul öğretmenim çok yüksek sesli sürekli bağıran ve beni çok korkutan yaşlı bir beydi.
Emekliliği gelmesine rağmen emekli olmamış ailevi sorunlarına sınıfa taşıyan öğretmenim yüzünden ilkokula başladığım yıl ilk yarı olmadan okula gitmeme kararı aldım.
Okadar çok ağlıyordum ki her sabah babam bu korkum ve ağlamam yüzünden beni okula gönderemiyordu.
Okulumu değiştirme kararı aldılar...
İlk yarı bitti ve ben ikinci yarıya Sakarya İlkokulunda başladım.
Yeni öğretmenim Beyhan YILDIRIM ...
Annem herşeyi anlatmıştı öğretmenime yüksek sese karşı çok tepkili olduğumu ve bu yüzden okula küstüğümü ...
Öğretmenim benim canım öğretmenim Beyhan Öğretmenim...
İlk gün konuştu benimle..
Ama o konuştu ben dinledim..
Dilim var mı diye bile sormuştu...))
Ben herkesten geri kaldığım için, herkes okurken ben daha yeni heceliyorum diye bir ay boyunca tenefüse çıkmadı...
Benimle her tenefüs ayrı bir okuma eksersizi yaptı.
Bende onunla tenefüse çıkmıyorum öğrenmek istiyorum diye akide şekeri, lokum ödüllerimdi..
Çok sürmedi ben bir ay olmadan çok güzel okuyan çok hızlı matematik çözen bir çocuk oldum..
Benim Öğetmenim Beyhan Öğretmenim Canım Öğretmenim..
Sürekli hızlı ve doğru okuma anlama yarışmaları yapardı bize sınıfta.
Önce kendi okurdu..
Okurken sesiyle karakterleri vermemizi heyecanı üzüntüyü kelimelere yansıtmamızı isterdi.
Siz okurken ben konuyu canlandırmalıyım derdi
Hep öyle okuduk tane tane, hızlı,anlaşılır yaşayan okumalar ...
Masanın üstünde bir kavanoz şekeri hazırdı herzaman ...
Başaranın şekeri elinde..
Öyle seviyordum ki onu, en büyük hayranı ben..
Çok güzel konuşurdu sevgisini çok güzel gösterirdi benim öğretmenim..
O bir ay ve şekerler onun sevgisiyle birleşince neler oldu neler...
Artık öyle okuyordum ki durdurabilene aşkolsun...
ilkokul 3 sınıfta ezberim telafuzum yüzünden üç A4 kağıt uzunluğunda ki
Behçet Kemal ÇAĞLAR ın NÖBETÇİ MİLLET şiirini ödev verdi..
Ezberledim okullar arası şiir okuma yarışmaında ikinci oldum..
O gün bu gün okuyorum...Hem hızlı hem anlaşılır..
O gün bu gün neyi nasıl öğrenebilirim, diye çabalıyorum...
O gün nasıl seviyorsam bu günde aynı seviyorum..
Çocuklarıma bana öğrettiklerini öğretiyorum..
Anneden sonra gelen en büyük eğitimci ilkokul öğretmenim..
Yıllar içinde sayısız öğretmenim oldu ama yeri başka hep büyük oldu...
Bunları sizlerle paylaştım...
Bilin istedim İlim irfan ordusunda böyle güzel böyle değerli unutulmaz isimler
var tanıyın istedim.
Ben seviyorum sevdiğimi sizlerle tanıştırim istedim...
CANIM ÖĞRETMENİM BENİM GÜZEL ÖĞRETMENİM
BEYHAN ÖĞRETMENİMM..
Sizin gibi öğretmenlerin başımızdan eksik olmaması dileğiyle...
SİZİ ÇOK SEVİYORUM
Yeşim GÜRSOY
1-B 405 nolu öğrenciniz..
BENİM ÖĞRETMENİM, CANIM ÖĞRETMENİM...
İlkokula Samsun Cumhuriyet İlkokulu nda başladım.
İlk okul öğretmenim çok yüksek sesli sürekli bağıran ve beni çok korkutan yaşlı bir beydi.
Emekliliği gelmesine rağmen emekli olmamış ailevi sorunlarına sınıfa taşıyan öğretmenim yüzünden ilkokula başladığım yıl ilk yarı olmadan okula gitmeme kararı aldım.
Okadar çok ağlıyordum ki her sabah babam bu korkum ve ağlamam yüzünden beni okula gönderemiyordu.
Okulumu değiştirme kararı aldılar...
İlk yarı bitti ve ben ikinci yarıya Sakarya İlkokulunda başladım.
Yeni öğretmenim Beyhan YILDIRIM ...
Annem herşeyi anlatmıştı öğretmenime yüksek sese karşı çok tepkili olduğumu ve bu yüzden okula küstüğümü ...
Öğretmenim benim canım öğretmenim Beyhan Öğretmenim...
İlk gün konuştu benimle..
Ama o konuştu ben dinledim..
Dilim var mı diye bile sormuştu...))
Ben herkesten geri kaldığım için, herkes okurken ben daha yeni heceliyorum diye bir ay boyunca tenefüse çıkmadı...
Benimle her tenefüs ayrı bir okuma eksersizi yaptı.
Bende onunla tenefüse çıkmıyorum öğrenmek istiyorum diye akide şekeri, lokum ödüllerimdi..
Çok sürmedi ben bir ay olmadan çok güzel okuyan çok hızlı matematik çözen bir çocuk oldum..
Benim Öğetmenim Beyhan Öğretmenim Canım Öğretmenim..
Sürekli hızlı ve doğru okuma anlama yarışmaları yapardı bize sınıfta.
Önce kendi okurdu..
Okurken sesiyle karakterleri vermemizi heyecanı üzüntüyü kelimelere yansıtmamızı isterdi.
Siz okurken ben konuyu canlandırmalıyım derdi
Hep öyle okuduk tane tane, hızlı,anlaşılır yaşayan okumalar ...
Masanın üstünde bir kavanoz şekeri hazırdı herzaman ...
Başaranın şekeri elinde..
Öyle seviyordum ki onu, en büyük hayranı ben..
Çok güzel konuşurdu sevgisini çok güzel gösterirdi benim öğretmenim..
O bir ay ve şekerler onun sevgisiyle birleşince neler oldu neler...
Artık öyle okuyordum ki durdurabilene aşkolsun...
ilkokul 3 sınıfta ezberim telafuzum yüzünden üç A4 kağıt uzunluğunda ki
Behçet Kemal ÇAĞLAR ın NÖBETÇİ MİLLET şiirini ödev verdi..
Ezberledim okullar arası şiir okuma yarışmaında ikinci oldum..
O gün bu gün okuyorum...Hem hızlı hem anlaşılır..
O gün bu gün neyi nasıl öğrenebilirim, diye çabalıyorum...
O gün nasıl seviyorsam bu günde aynı seviyorum..
Çocuklarıma bana öğrettiklerini öğretiyorum..
Anneden sonra gelen en büyük eğitimci ilkokul öğretmenim..
Yıllar içinde sayısız öğretmenim oldu ama yeri başka hep büyük oldu...
Bunları sizlerle paylaştım...
Bilin istedim İlim irfan ordusunda böyle güzel böyle değerli unutulmaz isimler
var tanıyın istedim.
Ben seviyorum sevdiğimi sizlerle tanıştırim istedim...
CANIM ÖĞRETMENİM BENİM GÜZEL ÖĞRETMENİM
BEYHAN ÖĞRETMENİMM..
Sizin gibi öğretmenlerin başımızdan eksik olmaması dileğiyle...
SİZİ ÇOK SEVİYORUM
Yeşim GÜRSOY
1-B 405 nolu öğrenciniz..
12 Kasım 2017 Pazar

GÖNÜL DAĞI
https://youtu.be/7yQI2mUX7Rc
Ne zaman Neşat Ertaş ın Gönül Dağı türküsünü dinlesem hep Anadolu canlanır gözümde..
Pamuk tarlalarında ki işçiler, yol boyu çadırlar geçer gözümün önünden.
Alaçam da çeltik tarlalarında diz üstü kara lastik çizmelerle suyun içinde ki boy boy insanlar..
Vezirköprüde ki çoban kadınlar..
Ayvacık ta dev kazanlarda pekmez yapan, Yeşilırmak a doğru derin derin duygularla dalan canlar.
Rize de çay bahçelerinde o yeşil denizde peştamalli yurdum insanı...
Nedense odun ateşinin közünde demlenmiş çay gibidir bende kırsal
Özü bozulmasın diye öğretilerine değerlerine sahip çıkan saf temiz yurdum insanı.
Çayın tadı bozulmasın diye kıtlama şekerlerin tereklerde yer aldığı günler benim çocukluğumda kaldı belli.
Ama bende ki Anadolu hep o demli çay tadında.
Her ne kadar bugün Anadolu eski Anadolu olmasa da.
Konum gereği çok zor bir coğrafyanın çocuklarıyız.
Hızla gelişen, dönüşen, değişen dünyaya Anadolu kültüründen geçiş hiç de kolay olmuyor.
Hepimiz ayrı kulvarlarda bu hızlı düzene ayak uydurmak için çabalayıp duruyoruz.
Genel kültür, gelenek görenek derken sürdürülegelen alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp ülke olarak biranda uyum sağlamamızda beklenemez.
Değerlerimizi koruyarak, yaşatarak yeni dünyanın hızını yakalamaya çalışmakta en çok zorlandığımız konu ise detaylı, ölçülü düşünme ve sonuç odaklı çalışma yeteneğimizin gelişmemiş olması.
Olduğumuz yeri varetmek yerine hep daha iyi için bir yerlere gitme, göçme telaşındayız.
Olduğumuz yerde olgunlaşıp meyve veremiyoruz, hemşehricilik duygularımız çok zayıf.
Ne eski yapılarımızı ne de eski bize ait geleneklerimizi koruyabiliyor özünde yaşatabiliyoruz.
Olduğun yerde olgunlaşmak için gönül dağının, can özünün nereye aktığını iyi bilmek gerekiyor.
İşte orda başlıyor hemşehricilik, süreklilik, mülkiyet duygusu, mekansal varoluş çok önemli kök salmada olduğun yeri var etmekte..
Son yıllarda en çok üzüldüğüm konulardan biriside eskiye olan hürmetin azalması ve günden güne hoyratlaşan bir toplumsal düzen..
Yeniye karşı doğru eğri demeden olan düşkünlük ise bence artık korkutan boyutlarda..
Çevremizi, fiziğimizi, kıyafetimizi değiştirerek bir yerlere ayak uydurma telaşındayız.
Tatil tatil, mekan mekan gezerek rahatlama çabalarındayız..
Oysa ki atladığımız en önemli şey ruhumuzun yenilenmesi değil mi?
Düşünmeden, sorgulamadan bize on gömlek büyük gelen bir giysiye bürünmek, en lüks yerlerde yaşamak, en lüks arabalara binmek neyi değiştirir.
Onların içindeki ruh aynı yerindeyse, nereye gitsen senle gelmez mi?
Bugün sadece kendi şehrimizde ki göç oranlarına bakınca, göç hikayelerini dinleyince, oturup bir köşeye alış veriş merkezinde ki o ilginç manzaraları seyredince hep daha derin sorgularım..
Doğduğun huzur bulduğun yerde var olmak mı..
Doyduğum yer deyip özünü geride bırakıp oraya kök salmaya çalışmak mı..!
Neşat Ertaş la başladım yine onla bitireyim bu yazımıda..
'' Gönülle yaşarsam dünya benim
Gönülsüz yaşarsam dünyayı neyleyim.''
Yeşim...
29 Ekim 2017 Pazar
NE BÜKE BİLEN, NE ÖPE BİLEN ZİHNİYETLERE İTHAFEN…!
1993-2002 yılları arasında tam dokuz yılım, Ondokuzmayıs
Üniversitesi dahiliye, nöroloji, nöroşiroloji bölümlerinin içinde geçti.
Bu dokuz yılın en az beş yılını, o koridorlarda
koşuşturarak, kaldığımız odaların camlarından her sabah gelen ve her akşam giden
arabaların sayıları sayarak geçirdim.
Sayısız doktor, akademisyen, hemşire arkadaşlarım vardı, hep
yanımızdaydılar, onlara uzun yıllar ve tedaviler aşamasında bir o kadarı daha
eklendi.
Hayatımız da peşpeşe yaşanılan talihsizlikler, herkesi
etkiliyor, mücadelemizi görüyor bizi rahat ettirsinler diye hepsi görevlerinin
üstünde çaba harcıyorlardı..
Ne yazık ki biz üç hastamızı da oradan sağ çıkaramadık.
Ellerimizden kayıp gittiler.
Ben ki hastaneden, kokusundan, her şeyinden ireti olan
biriyken, söz konusu kendi canın kanın olunca hiçbir yerine dokunamadığım
hastanenin en uygun köşelerine kafamı dayayarak uyudum.
Ben ki bebek kakasından tiksinen, çaresiz kalınca
dayanamayıp hiç tanımadığım hastaların altını aldım, tükürüğü boğacak hemşire
gelene kadar geç kalacak diye aspire makinalarıyla kaba olucak ama tıbbi adıyla
balgam temizledim.
Ben ki ölü kelimesinden bile korkan ben,
bir beden bir ruhtan nasıl ayrılıyor, o can nasıl veriliyor,
o koku, o ten pembeden sarıya nasıl geçiyor, salavat nasıl veriliyor, ya da
verilemiyor çok şahitliğini yaptım.
VE BEN
O odalarda 2000 li yıllarda, nöroloji bölümünde dayısı
tarafından tecavüz edilmiş iki yaşındaki bir bebeğin annesinin ''Allah ım onu
böyle yaşatma al'' feryatlarıyla ensestle tanıştım.
Belki bunu da yazmam çok doğru değil ama benim niyetimi
bilenlerin anlayışına sığınarak yazıyorum;
Dedem toptan zahireci, babam kabzımal olduğu için kilo
bilmeden büyüyen, para kavramı olmayan, yokluk görmeyen ben, parasızlık ne
demek onu da çok acı gerçeklerle öğrendim.
Kan parası, can pazarı ne demekmiş, kan almak için cebinde parası yetmeyen bir evlatla, hastanelerde kanını sermaye yapmış kaçak satarak çocuklarına ekmek götürmeye çalışan bir babanın içime kazınan sahnelerini seyrederek öğrendim.
Kan parası, can pazarı ne demekmiş, kan almak için cebinde parası yetmeyen bir evlatla, hastanelerde kanını sermaye yapmış kaçak satarak çocuklarına ekmek götürmeye çalışan bir babanın içime kazınan sahnelerini seyrederek öğrendim.
Çok Türk Flimlerini aratmayacak sahneleri o koridorlarda
yaşadım.Kavonoz içinde el bebek gül bebek büyütülen, dış dünyayı kendi ekseni
gibi pembe gören ben siyahı, griyi hayatı öğrendim.
İşte orda başladı benim evrimim, dönüşümüm, gerçek sandığım
her şeyin dünyevi, asıl gerçeğin maneviyata dönüşü..İşte o odalarda başladı
Mevlana ile buluşup mesneviye dalışım,Yunus' la, Hacı Bektaşi Veli ile Şems ile
tanış oluşum..
İşte o koridorlarda başladı ne yapabilirim, bu öğretiler bu
yaşadıklarım acı birer tecrübe değil tevafuk, ''derdim var deme, ne dertler var.'' diyor, sana verilen ödev sınavların
dediğim yola koyuluşum.
Herkes gün gün gezerken, parmağındaki taşın kratını, Louis
Vuitton çantalarını konuşurken her imkanım olmasına rağmen, öğrendiğim gerçekler
için neler yapabilirim koşuşturmalarım.
Bazı sivil toplum kuruluşlarını amaçlarından dolayı
eleştirdiğim, orda olmak istemediğim için kabul görmeyişlerim, uyumsuzluğum onların
tanımıyla yabaniliğim..
Şimdi bunları durup dururken niye yazdım..
Tabi ki herkesin bir hikayesi var tıpkı benim gibi, ki
yazdıklarım hikayemin en minimize giriş özeti..
Niye yazdım şimdi durup duruken bunları biliyor musunuz;
Hayatını sadece bir yerlere sığınarak, birilerinden güç
alarak idame ettirmiş, ruhları kalp gözleri Allah tarafından kapatılmış, asla
iflah olmayacak adı benim gibi insan olarak geçen kişilerin biraz haddini
bilmesi için yazdım.
Benim 17. yılını tamamladığım, sahalarda mucadelesini
verdiğim her konunun arkasında duracak, bu gün bir koltuğa oturtulsam, yetki
verilse çözecek kadar harmanında olduğumu anlamaları için yazdım.
Yanımıza gelmeden ordan buradan resim kopyalayarak, yalan
haberler yaparak, devletten, adaletten iyi bildiğini ispatlamaya çalışanlar,ne yürüdüğüm yolu yürümüş, ne de benim ayakkabilarımı giymiş, uzaktan komutla çalışanlar için
yazdım.
Mertliğin cinsiyeti yoktur bende …Mert kelimesinin anlamını
araştırsınla,r yanıma gelsin benden sorsunlar, uzaktan yorulmasınlar diye
yazdım.!
Bugün yanımda olan, arkamda duran herkes benim hikayelerimin
içinde benimle mücadele etmiş ve benim yürümeye çalıştığım yola inanmış, ne
benim kurduğum derneğe, ne de o derneğin gücüne sığınmaya ihtiyacı olmayacak kadar titride, ekonomik
gücüde yüksek insanlar .
2013 de ‘’Kadın Ustalar Projesinde’’ yaşadığımız
olumsuzluklar üzerine o zamanki Vekilim Sayın Tülay Bakır la paylaştığım ‘’cinsiyet
ayırt etmeden özgür her konuda çalışmak istiyorum Sayın Vekilim’’ dediğimde ''en güzeli kendi derneğini kurmak olucaktır ''diyerek önümü açtığı ve benim çalışmalarıma inanan, başarmam için
mücadeleme saygı duyup katkı sunan insanlarla ELVİN adı altında tamamladığım
sahalardaki 13. Elvin deki 4 . yılım..
Ne benim, yıllardır siz sorunları uzaktan seyrederken, hatta
ne olduğunu bilmezken
Benim ayağımda topuklu ayakkabılar yerine kara lastiklerle
onlardan biri olarak,
Onları anlamaya çalışarak yürüttüğüm çalışmalarıma, ne de
ELVİN i kurduktan sonraki başarılarımıza kara kaleminiz gölge düşüremeyecek.
Sizler şantajla insanları sömürürken, benim hiçbir
karşılık beklemeden verdiğim yıllarıma
Herkes izin verse sizin varlığından haberdar olmadığınız Hak
izin vermeyecek.
VE yaptığımız her projede ki( mütevazi olamayacağım bu
yazımda çok ta bana uymuyor ama bardağı taşırdılar) hepsi de birbirinden büyük,
akademik çıktıları çözüm odaklı projeler, projeler de emekleri olan kişilerin hepsi bende
kıymetli kişiler.
Onlardan biri olmasa o başarıların yakalanamayacağı
projeler, hiçbir yanlışını görmediğimiz vefasına saygı duyduğumuz kişiler..
Bu güne kadar sahadaki çalışmalarımızda üç vali, sayısız
ilçe belediye başkanı, üç bakanlık ve sayısız kamu kurum kuruluşlarıyla
çalıştık proje yürüttük.
Yaptığımız bütün çalışmalar kağıt üstünde, laf ucunda değil taşın altında eli değil kollarıyla girilip
Çalışılmış projeler.
Yaptığımız bütün çalışmalar kağıt üstünde, laf ucunda değil taşın altında eli değil kollarıyla girilip
Çalışılmış projeler.
Sadece proje üret deseler bana,benim aklımdakilere benim
ömrüm yetmez.
Bugün yıllardır yaptığımız projelerde dokunduğumuz binlerce
insanın kalbini kazandık.
Doğru işlerimizle duayı,takdiri, ödülü, alkışı kazandık.
Belki onların sorunlarını çözemedik ama gönüllerini
fethettik..
Sorunları en doğru noktalara, en doğru şekilde taşıdık.
‘’Kendilerine ait hayalleri olmayanlar, sizinkileri de
göremez ‘’..demiş Murathan Mungan..
Bu yazıyı okuduğunuz andan itibaren hayal kurmaya başlayın..
Belki beni, bizi çok daha iyi anlayabilirsiniz..
Dünya üzerinde 400 milyon çocuk savaş, açlık, işgal,
yoksulluk yüzünden ya annesiz, ya babasız ya da her ikiside yok yetim..
Sadece bizim şehrimizde ki Aile Sosyal Politikalar
kurumlarında kalan çocuk sayısı bile çok üzücü..
Koruyucu aile sistemi farklı çözümler için proje
aşamasındayız..Benim onlar için büyük hayalimse Çocuk Köyleri..
Varsa cesaretiniz gelin hayalimi anlatim.Yazın sesimizi duyurun..
Varsa cesaretiniz gelin hayalimi anlatim.Yazın sesimizi duyurun..
Aklınızı, kaleminizi
iyilikleri tüketmek için değil yaşatmak için kullanın..
Yeşim Gürsoy olarak, Elvin Derneğinin kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak
Şahsım ve derneğim adına yaptığımız çalışmalara gölge
düşürmeye çalışanlar
Size kısaca bu yazımda şunu söylüyorum;
Biz inandığımız yolda, yaptığımız çalışmalarla arkamızda
yüreğimizi adımızı bırakacağız..
Belki bir Mevlana, bir Yunus, bir Hacı Bektaşi Veli
olamayacağız
Ama birilerinin kalbinde adımız, ellerinde sıcaklığımız
kalıcak.
Sizler için de selamet dileklerimiz.
Yeşim…
28 Ekim 2017 Cumartesi
CUMHURİYET ve SAMİMİYET
94 yıl önce bugün;
Tarih boyunca, kahramanlık ve zafer hikayeleri yazmış
Her köşesi cebren ve hile ile ele geçirilmiş
Şaşalı bir zenginlikten
Hayal bile edemeyeceği bir yoksulluğun içine sürüklenerek
Hayal bile edemeyeceği bir yoksulluğun içine sürüklenerek
Tarihten, Türklüğünden
Men edilmeye çalışılan bir milletin
Men edilmeye çalışılan bir milletin
Silahının, topunun, tüfeğinin değil
Ortaya koyduğu yüreğinin zaferi olan
Ortaya koyduğu yüreğinin zaferi olan
Cumhuriyetin ilan edildiği gün bugün..
Binlerce şehidin kanıyla yoğrulmuş
Toprağımızın üzerine ay yıldızın düşüp
Gölgesinde özgürce yaşayabileceğimiz bayrağımızı
Toprağımızın üzerine ay yıldızın düşüp
Gölgesinde özgürce yaşayabileceğimiz bayrağımızı
Göklere çektiğimiz gün bugün…
Çaresiz, yoksul, her şeye rağmen
Canını dişine takmış bir milleti
Canını dişine takmış bir milleti
Milli ruhla birleştirip, aklıyla, fikriyle, liderliğiyle
Tarihe adını silinmez harflerle yazdıran
Türk milleti olmanın, ne demek olduğunu
Tüm hainlere gösteren
Mustafa Kemal ATATÜRK ün kurduğu
CUMHURİYETİN ilan edildiği gün bugün.
Hangi makamda, hangi koltukta
Kim rahatça oturuyor, özgürce konuşuyor
Seçiyor, seçiliyorsa
O koltukta oturma hakkına sahip olduğu gün bugün..
Kiliselerde ki çan sesleri arasında değil
Camilerin arasında, çan sesleri duyuluyorsa
Bayram namazları sokaklara, caddelere sığmıyorsa
Herkes kendi inancıyla
Yaradanıyla baş başa kalabiliyorsa
Yaradanıyla baş başa kalabiliyorsa
O özgürlüğü eline aldığı gün bugün..
Dünya tarihini al eline, oku bakalım..!
Kaç devlet, kaç millet
Böyle bir coğrafyada sömürülmeden kalabilmiş
Kaç devlet yıkılmazlığıyla dünyaya
Türk adıyla korku salabilmiş
İşte senin TÜRK lüğünün tarih değil varolmaya devam ettiği
TÜRK MİLLETİ olduğun gün bugün.
Taaa o zamanlarda yazılan NUTUK ları
Dikkate al …!
‘’Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı
Düşün altında
binlerce kefensiz yatanı,’’ diyerek
Bu millet üzerinde yıllardır oynanan oyunların
Ve yapacağınız yanlışların
Bize yaşatılan 15 Temmuz ları getireceğinin söylendiği gün
bugün.
İşte bu yüzden sırf bu yüzden
94 yıl sonra bir kez daha anla
Cumhuriyet demek;
Umudunu yitirmeden
Mutlulukla
Huzur ve barış içinde
Uygar bir toplum olarak
Renk,Irk
İnanç, cinsiyet ayrımı yapmadan
Yasaksız, demoktratik, hukuk devletinde
Eşit haklar olarak
Türki ye de birlikte yaşamak demek..
Cumhuriyet;
ATA larıyla TÜRK kalmış bir millet demek
ATA larıyla TÜRK kalmış bir millet demek
ATATÜRK demek..
O zaman bize o koltuklara oturma hakkını veren
Bu koltuğun asıl ve inmez sahibinin günü olan bugün
Her yere Bayrağınla Atanı aynı anda
Asman gereken gün de bu gün demek..
Asman gereken gün de bu gün demek..
Diliyle söyleyip,kalbiyle ikrah etmeyenleri
Samimiyetini bir kelimede söylemiş olmak için söyleyip
geçenleri
Birkez daha gördüğümüz
Her şeye rağmen herkese rağmen
NE MUTLU TÜRK' ÜM DİYEBİLENE….
Dediğimiz gün bu gün…
Yeşim..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




