Can Dost

Can dost

Ellerini açtığında, semaya uzandığında tutamayacağın sandığın yıldızlara dokunduğunda

güneşin seni ısıtırken hiç bu kadar mutlu olmadığında

ılık esen rüzgar yüzünde saçlarında dolaşırken yaşadığın huzurda

kör olup göremediğin barışta ,

din, dil, ırk, demeden savaşmayıp paylaştığın yaşamda

bir yudum suda, tek nefeste, bölüştüğün lokmada

seni tanımayan hayatlara ismini yazıp dokunduğunda

tek kelime etmeden gözlerinle konuştuğun

yanında olsun olmasın kalbinin en saklı köşesinde

var olan can dostta saklı yaşam...


yeşim ce...


her şeyin güzel yaratılıp çirkinleştiği dünyada yürüdüğümüz bu kısa hayat çizgisinde iyi ki varsın diyebileceğimiz can dostlar la olmak can dost olmak dileğiyle...

29 Ekim 2017 Pazar



NE BÜKE BİLEN, NE ÖPE BİLEN ZİHNİYETLERE İTHAFEN…!

1993-2002 yılları arasında tam dokuz yılım, Ondokuzmayıs Üniversitesi dahiliye, nöroloji, nöroşiroloji bölümlerinin içinde geçti.
Bu dokuz yılın en az beş yılını, o koridorlarda koşuşturarak, kaldığımız odaların camlarından her sabah gelen ve her akşam giden arabaların sayıları sayarak geçirdim.
Sayısız doktor, akademisyen, hemşire arkadaşlarım vardı, hep yanımızdaydılar, onlara uzun yıllar ve tedaviler aşamasında bir o kadarı daha eklendi.
Hayatımız da peşpeşe yaşanılan talihsizlikler, herkesi etkiliyor, mücadelemizi görüyor bizi rahat ettirsinler diye hepsi görevlerinin üstünde çaba harcıyorlardı..
Ne yazık ki biz üç hastamızı da oradan sağ çıkaramadık.
Ellerimizden kayıp gittiler.
Ben ki hastaneden, kokusundan, her şeyinden ireti olan biriyken, söz konusu kendi canın kanın olunca hiçbir yerine dokunamadığım hastanenin en uygun köşelerine kafamı dayayarak uyudum.
Ben ki bebek kakasından tiksinen, çaresiz kalınca dayanamayıp hiç tanımadığım hastaların altını aldım, tükürüğü boğacak hemşire gelene kadar geç kalacak diye aspire makinalarıyla kaba olucak ama tıbbi adıyla balgam temizledim.
Ben ki ölü kelimesinden bile korkan ben,
bir beden bir ruhtan nasıl ayrılıyor, o can nasıl veriliyor, o koku, o ten pembeden sarıya nasıl geçiyor, salavat nasıl veriliyor, ya da verilemiyor çok şahitliğini yaptım.
VE BEN
O odalarda 2000 li yıllarda, nöroloji bölümünde dayısı tarafından tecavüz edilmiş iki yaşındaki bir bebeğin annesinin ''Allah ım onu böyle yaşatma al'' feryatlarıyla ensestle tanıştım.
Belki bunu da yazmam çok doğru değil ama benim niyetimi bilenlerin anlayışına sığınarak yazıyorum;
Dedem toptan zahireci, babam kabzımal olduğu için kilo bilmeden büyüyen, para kavramı olmayan, yokluk görmeyen ben, parasızlık ne demek onu da çok acı gerçeklerle öğrendim.
Kan parası, can pazarı ne demekmiş, kan almak için cebinde parası yetmeyen bir evlatla, hastanelerde kanını sermaye yapmış kaçak satarak çocuklarına ekmek götürmeye çalışan bir babanın içime kazınan sahnelerini seyrederek öğrendim.
Çok Türk Flimlerini aratmayacak sahneleri o koridorlarda yaşadım.Kavonoz içinde el bebek gül bebek büyütülen, dış dünyayı kendi ekseni gibi pembe gören ben siyahı, griyi hayatı öğrendim.
İşte orda başladı benim evrimim, dönüşümüm, gerçek sandığım her şeyin dünyevi, asıl gerçeğin maneviyata dönüşü..İşte o odalarda başladı Mevlana ile buluşup mesneviye dalışım,Yunus' la, Hacı Bektaşi Veli ile Şems ile tanış oluşum..
İşte o koridorlarda başladı ne yapabilirim, bu öğretiler bu yaşadıklarım acı birer tecrübe değil tevafuk, ''derdim var deme, ne dertler var.'' diyor, sana verilen ödev sınavların dediğim yola koyuluşum.

Herkes gün gün gezerken, parmağındaki taşın kratını, Louis Vuitton çantalarını konuşurken her imkanım olmasına rağmen, öğrendiğim gerçekler için neler yapabilirim koşuşturmalarım.
Bazı sivil toplum kuruluşlarını amaçlarından dolayı eleştirdiğim, orda olmak istemediğim için kabul görmeyişlerim, uyumsuzluğum onların tanımıyla yabaniliğim..
Şimdi bunları durup dururken niye yazdım..
Tabi ki herkesin bir hikayesi var tıpkı benim gibi, ki yazdıklarım  hikayemin en minimize giriş özeti..

Niye yazdım şimdi durup duruken bunları biliyor musunuz;
Hayatını sadece bir yerlere sığınarak, birilerinden güç alarak idame ettirmiş, ruhları kalp gözleri Allah tarafından kapatılmış, asla iflah olmayacak adı benim gibi insan olarak geçen kişilerin biraz haddini bilmesi için yazdım.
Benim 17. yılını tamamladığım, sahalarda mucadelesini verdiğim her konunun arkasında duracak, bu gün bir koltuğa oturtulsam, yetki verilse çözecek kadar harmanında olduğumu anlamaları için yazdım.
Yanımıza gelmeden ordan buradan resim kopyalayarak, yalan haberler yaparak, devletten, adaletten iyi bildiğini ispatlamaya çalışanlar,ne yürüdüğüm yolu yürümüş, ne de benim ayakkabilarımı giymiş, uzaktan komutla çalışanlar için yazdım.
Mertliğin cinsiyeti yoktur bende …Mert kelimesinin anlamını araştırsınla,r yanıma gelsin benden sorsunlar, uzaktan yorulmasınlar diye yazdım.!
Bugün yanımda olan, arkamda duran herkes benim hikayelerimin içinde benimle mücadele etmiş ve benim yürümeye çalıştığım yola inanmış, ne benim kurduğum derneğe, ne de o derneğin gücüne sığınmaya  ihtiyacı olmayacak kadar titride, ekonomik gücüde yüksek insanlar .
2013 de ‘’Kadın Ustalar Projesinde’’ yaşadığımız olumsuzluklar üzerine o zamanki Vekilim Sayın Tülay Bakır la paylaştığım ‘’cinsiyet ayırt etmeden özgür her konuda çalışmak istiyorum Sayın Vekilim’’ dediğimde ''en güzeli kendi derneğini kurmak olucaktır ''diyerek önümü açtığı ve benim çalışmalarıma inanan, başarmam için mücadeleme saygı duyup katkı sunan insanlarla ELVİN adı altında tamamladığım sahalardaki 13. Elvin deki 4 . yılım..
Ne benim, yıllardır siz sorunları uzaktan seyrederken, hatta ne olduğunu bilmezken
Benim ayağımda topuklu ayakkabılar yerine kara lastiklerle onlardan biri olarak,
Onları anlamaya çalışarak yürüttüğüm çalışmalarıma, ne de ELVİN i kurduktan sonraki başarılarımıza kara kaleminiz gölge düşüremeyecek.
Sizler şantajla insanları sömürürken, benim hiçbir karşılık  beklemeden verdiğim yıllarıma
Herkes izin verse sizin varlığından haberdar olmadığınız Hak izin vermeyecek.
VE yaptığımız her projede ki( mütevazi olamayacağım bu yazımda çok ta bana uymuyor ama bardağı taşırdılar) hepsi de birbirinden büyük, akademik çıktıları çözüm odaklı projeler, projeler de emekleri olan kişilerin hepsi bende kıymetli kişiler.
Onlardan biri olmasa o başarıların yakalanamayacağı projeler, hiçbir yanlışını görmediğimiz vefasına saygı duyduğumuz kişiler..
Bu güne kadar sahadaki çalışmalarımızda üç vali, sayısız ilçe belediye başkanı, üç bakanlık ve sayısız kamu kurum kuruluşlarıyla çalıştık proje yürüttük.
Yaptığımız bütün çalışmalar kağıt üstünde, laf ucunda değil taşın altında eli değil kollarıyla girilip
Çalışılmış projeler.
Sadece proje üret deseler bana,benim aklımdakilere benim ömrüm yetmez.
Bugün yıllardır yaptığımız projelerde dokunduğumuz binlerce insanın  kalbini kazandık.
Doğru işlerimizle duayı,takdiri, ödülü, alkışı  kazandık.
Belki onların sorunlarını çözemedik ama gönüllerini fethettik..
Sorunları en doğru noktalara, en doğru şekilde taşıdık.

‘’Kendilerine ait hayalleri olmayanlar, sizinkileri de göremez ‘’..demiş Murathan Mungan..
Bu yazıyı okuduğunuz andan itibaren hayal kurmaya başlayın..
Belki beni, bizi çok daha iyi anlayabilirsiniz..

Dünya üzerinde 400 milyon çocuk savaş, açlık, işgal, yoksulluk yüzünden ya annesiz, ya babasız ya da her ikiside yok yetim..
Sadece bizim şehrimizde ki Aile Sosyal Politikalar kurumlarında kalan çocuk sayısı bile çok üzücü..
Koruyucu aile sistemi farklı çözümler için proje aşamasındayız..Benim onlar için büyük hayalimse Çocuk Köyleri..
Varsa cesaretiniz gelin hayalimi anlatim.Yazın sesimizi duyurun..
Aklınızı, kaleminizi  iyilikleri tüketmek için değil yaşatmak için kullanın..
Yeşim Gürsoy olarak, Elvin Derneğinin kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı olarak
Şahsım ve derneğim adına yaptığımız çalışmalara gölge düşürmeye çalışanlar 
Size kısaca bu yazımda şunu söylüyorum;
Biz inandığımız yolda, yaptığımız çalışmalarla arkamızda yüreğimizi adımızı bırakacağız..
Belki bir Mevlana, bir Yunus, bir Hacı Bektaşi Veli olamayacağız
Ama birilerinin kalbinde adımız, ellerinde sıcaklığımız kalıcak.
Sizler için de selamet dileklerimiz.
Yeşim…


28 Ekim 2017 Cumartesi




CUMHURİYET ve SAMİMİYET

94 yıl önce bugün;
Tarih boyunca, kahramanlık ve zafer hikayeleri yazmış
Her köşesi cebren ve hile ile ele geçirilmiş
Şaşalı bir zenginlikten
Hayal bile edemeyeceği bir yoksulluğun içine sürüklenerek
Tarihten, Türklüğünden
Men edilmeye çalışılan bir milletin
Silahının, topunun, tüfeğinin değil
Ortaya koyduğu yüreğinin zaferi olan
Cumhuriyetin ilan edildiği gün bugün..
Binlerce şehidin kanıyla yoğrulmuş
Toprağımızın üzerine ay yıldızın düşüp
Gölgesinde özgürce yaşayabileceğimiz bayrağımızı
Göklere çektiğimiz gün bugün…
Çaresiz, yoksul, her şeye rağmen
Canını dişine takmış bir milleti
Milli ruhla birleştirip, aklıyla, fikriyle, liderliğiyle
Tarihe adını silinmez harflerle yazdıran
Türk milleti olmanın, ne demek olduğunu
Tüm  hainlere gösteren
Mustafa Kemal ATATÜRK ün kurduğu
CUMHURİYETİN ilan edildiği gün bugün.
Hangi makamda, hangi koltukta
Kim rahatça oturuyor, özgürce konuşuyor
Seçiyor, seçiliyorsa
O koltukta oturma hakkına sahip olduğu gün bugün..
Kiliselerde ki çan sesleri arasında değil
Camilerin arasında, çan sesleri duyuluyorsa
Bayram namazları sokaklara, caddelere sığmıyorsa
Herkes kendi inancıyla
Yaradanıyla baş başa kalabiliyorsa
O özgürlüğü eline aldığı gün bugün..
Dünya tarihini al eline, oku bakalım..!
Kaç devlet, kaç millet
Böyle bir coğrafyada sömürülmeden kalabilmiş
Kaç devlet yıkılmazlığıyla dünyaya
Türk adıyla korku salabilmiş
İşte senin TÜRK lüğünün tarih değil varolmaya devam ettiği
TÜRK MİLLETİ olduğun gün bugün.
Taaa o zamanlarda yazılan NUTUK ları
Dikkate al …!
‘’Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı
  Düşün altında binlerce kefensiz yatanı,’’ diyerek
Bu millet üzerinde yıllardır oynanan oyunların
Ve yapacağınız yanlışların
Bize yaşatılan 15 Temmuz ları getireceğinin söylendiği gün bugün.
İşte bu yüzden sırf bu yüzden
94 yıl sonra bir kez daha anla
Cumhuriyet demek;
Umudunu yitirmeden
Mutlulukla
Huzur ve barış içinde
Uygar bir toplum olarak
Renk,Irk
İnanç, cinsiyet ayrımı yapmadan
Yasaksız, demoktratik, hukuk devletinde
Eşit haklar olarak
Türki ye de birlikte yaşamak demek..
Cumhuriyet;
ATA larıyla TÜRK kalmış bir millet demek
ATATÜRK demek..
O zaman bize o koltuklara oturma hakkını veren
Bu koltuğun asıl ve inmez sahibinin günü olan bugün
Her yere Bayrağınla Atanı aynı anda
Asman gereken gün de bu gün demek..
Diliyle söyleyip,kalbiyle ikrah etmeyenleri
Samimiyetini bir kelimede söylemiş olmak için söyleyip geçenleri
Birkez daha gördüğümüz
Her şeye rağmen herkese rağmen
NE MUTLU TÜRK' ÜM DİYEBİLENE….
Dediğimiz gün bu gün…
Yeşim..


8 Ekim 2017 Pazar

GELECEKTE DAHA GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE İSTİYORSAK, GELECEĞİ GÜÇLENDİRİLMİŞ KADINLARIMIZIN SAYISINI ARTIRMALIYIZ.
2017 yılının son aylarına girdiğimiz şu dönemlerde  2017-2018 eğitim programlarımızı belirledik.Türk Kadının hayatın her kesiminde olduğu gibi ekonomik alandada hak ettiği yerlere bir türlü gelememesinin altında yatan temel sorunlar üzerinde yıllardır çalışmalar yapıyoruz.Gerek Sivil Toplum Kuruluşları, gerkese devlet politikları, oluşturulan komisyonlar, bakanlıklar yaptıkları bütün çalışmalara rağmen dünya standartlarına hala istenilen oranlarda yaklaşamadık.
Gerçekten de, Dünya Ekonomi Forumu’nun 144 ülkeyi kapsayan 2016 yılı Cinsiyet Eşitsizliği Küresel Endeksi’ne göre, Türkiye’de her 100 erkeğe karşın ekonomiye dâhil olan kadın sayısı sadece 46’dır. Türkiye bu performansıyla, 144 ülke içerisinde kendisine ancak 129. sırada yer bulabiliyor. Nitekim bu durumu destekler nitelikte, TÜİK tarafından açıklanan en güncel verilere göre, 2015 yılsonu itibariyle erkek işgücünün yüzde 65’ine iş yaratabilirken; kadın işgücünün sadece yüzde 27,5’ine istihdam yaratabilmişiz.
Diğer taraftan, Başbakan Yardımcımız Mehmet Şimşek okuduğum bir beyanatında  bu çok önemli sorunu ve çözülmesi halinde ülke ekonomisine yapacağı muazzam katkıyı ifade ederken; aslında çözümün nerede olduğunu da satır arasında vermiş.Okula gitmemiş ya da sadece ilkokul mezunu olan kadınlar arasında iş gücüne katılım oranının yüzde 15-18 arasında olduğunu vurgulamış.
Sayın Şimşek’in bu vurgusuna ben de mukayese gücü yüksek bir başka detayla katkı sağlamak isterim. Türkiye’de okuma yazma bilmeyen kadınların kadın nüfusuna oranı neredeyse yüzde 10’dur ve bu oran aynı durumdaki erkeklerden tam 5 kat daha fazladır. Bu da acil ve topyekûn yapısal reform ihtiyacının nereden başlaması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Evet, eğitimde fırsat eşitliği ama onunla birlikte yüksek kalitede eğitimin bizzat kendisine erişimi sağlamak gerektiğini açıkça gözlerimizin önüne sermektedir.
Bunun da temel yolunun cinsiyet eşitliğinden geçtiğini kabul etmemek artık tartışılma boyutunun çok ötesinde bir hal almıştır.“Teknoloji bu kadar hızla gelişirken, bizim hala kadınların eğitimi ya da iş dünyasına katılımı konusunu tartışıyor olmamız bir noktada üzücü bir durumdur.Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim bu durum sadece bizim ülkemiz de değil tüm dünyada önemli bir sorun halindedir.
Diğer önemli bir konu ise Türkiye’de kadınlar, erkeklerle aynı eğitim düzeyinde olmalarına ve aynı işi yapmalarına rağmen erkeklerden daha az maaş alıyor olmalarıdır. TÜİK’in 2014 yılı rakamlarına göre aynı eğitim düzeyine sahip kadınlar yine aynı eğitim düzeyinde erkek rakiplerinden yüzde 1.3 oranında daha az gelir elde ediyorlar. Kadınların iş gücüne katılımı, hem dünya hem de Türkiye ekonomisi açısından önemli bir fırsat oluşturmaktadır. Çünkü kadının çalıştığı, yönetimde olduğu şirketlerde kârlılıkta önemli artışlar gözlenmektedir. Verilere göre Türkiye’nin GSYİH’sı, kadınların iş gücüne katılımını destekleyecek güçlü politikalarla, 2025 yılında yaklaşık yüzde 20 oranında artma potansiyeli taşıdığı yapılan araştırmalar sonucunda belirlenmiştir.
Kadınların işgücüne katılımı, hem dünya hem Türkiye ekonomisi için önemli bir büyüme fırsatı olarak bütün verilere dayandırılarak gözler önüne serilsede OECD ortalamaları yüzde 60 civarında seyrederken, Türkiye’de 15 yaş üstü kadınlar arasında istihdam oranı TÜİK 2015 verilerine göre yüzde 27.7 seviyelerindeyken bu oran aynı yaş grubunda erkeklerde  yüzde 65 oranında gerçekleşmektedir. Yani Türkiye’de kadınların istihdam oranı erkeklerin oranının yarısından daha düşüktür.
Bütün bu bilgileri kısaca toparladığımızda çıktığımız sonuç verisi ise yine aynı..Teknolojik imkanlara erişimin tek yolu her şeyde olduğu gibi eğitimden geçmektedir.Türkiye de hala okumaz yazmaz kadın oranı erkeklere göre on kat daha fazladır.Her yüz kadından onunun okur yazar olmaması ve hala eğitime erişimin gerekli düzeylere erişememsi  çok düşündürücü başlıklar altındadır.Tabi bu başlığın en derinden yaralayıcı alt başlığı ise kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi ve bu sosyo kültürel sorunun hala kanun nezdinde de hakettiği çözümlere ulaşamamış olmasıdır.
Bütün bu düşündürücü çözüm bekleyen sorunların yanında son beş yılda devlet destekleri ve teşviklerle kadın esnaf sayısında ki artış ve buna bağlı istihdam rakamları ise sevindirici umut verici boyutlardadır.
KOSGEP, TKDK, İŞKUR vb kurumların sağladığı ekonomik teşviklerin, büyük şirketlerde ki kadın yönetici saytılarında ki artışların,beklenilen makamsal başarıların, hem dünya hem ülke ekonomisine kadın işgücü payının daha hızlı eklenmesinin en hızlı yolu durmadan ara vermeden yapılacak sürekli eğitimlerdir.
Bu konuda gerek sivil çalışmalarımızda gerekse işimizde bunu amaç edinmiş kişiler olarak her türlü taşın altına elimizi koymaya hazır olduğumuzu bir kez daha belirtmek isterim. Gelecekte daha güçlü bir Türkiye'nin, geleceği güçlendirilmiş kadınlarımızın sayılarının artmasıyla mümkün olacağı inancıyla hepimize başarı yolu açık günler diliyorum..

Yeşim Gürsoy

5 Şubat 2017 Pazar



                                  PARMAĞIMDA YÜZÜKLER, KOLUMDA BİLEZİKLER

                                  Bu başlığı görünce bir çoğunuzun aklına
                                  Mustafa Topal'ın ''Oy Oy Emine'm'' şarkısı gelmiştir.
                                  Ne meşhurdu bir zamanlar..
                                  Bütün düğün salonlarında bu şarkı çalar
                                  İnsanlar zincirden çıkmış gibi oynarlardı...
                                  Bir başkaydı eskiden her şey ...
                                  Ne samimi, ne sıcak ortamlar vardı.
                                  İki gündür yy. ın meşhur gribiyle,
                                  Kendi amazon ruhumla verdiğim savaşımda,
                                  Yüzde ellilik ayakta geçirdiğim hiç bir vakti ziyan etmedim..
                                  Bütün albümleri salonun ortasına döktüm..
                                  Epey bir temizlik yaptım..
                                  Çocukların anı albümlerini düzenledim..
                                  Artık bana ait olmayan verilecek olanları seçtim..
                                  Kendi resimlerimi ayırdım..
                                  Bütün bunları yaparken insan anılarda da
                                  Yolculuk yapıyor ister istemez...
                                  Hayatı kocaman bir zaman tüneli gibi gören ben
                                  O tünelin içinde, kimin yeri neresiyse oraya yerleştirdim herkesi..
                                  Belki de çoktan yapmam lazımdı ..
                                  Zamanı bu günlerdeymiş demek ki..
                                  Tam bu esnada yukarıdaki resim geçti elime..
                                  Benim hiç hatırlamadığım ama annemin her bana
                                  Kızdığında ne kadar aklına koyduğunu yapmakta
                                  Direnen bir çocuk olduğumu
                                  Anlatmak için bin beşyüz defa dinlediğim
                                  Bizim mahalledeki sucu İsmail in
                                  Oğulları Suat ile Murat'ın sünnet düğünü..

                                  Efendim beni o düğüne götürmüşler yaşım üç yokmuş..
                                  Doğrudur çünkü ben üç yaşımı hatırlıyorum..
                                  Bunu hatırlamamam imkansız olurdu..
                                  Sünnet yatağının oraya kadar gelmişiz, annemler takıları takmışlar
                                  Yerlerine oturacaklar bende bir kıyamet.
                                  Ortalığı birbirine katmışım
                                  Bende o süslü yatağa yatacağım..
                                  Babam her ne kadar erkek yatağı orası desede
                                  Babaannem, annem, düğün sahipleri
                                  Olur mu canım çocuk o, heves etti demişler beni yatağa yatırmışlar..
                                  Ama bitmemiş davam..
                                  O şapkalardan takacağım...
                                  Arkada insanlar, sinirlenen babam, çaresiz annem
                                  Ağlayan ben..
                                  Tamam demişler küçük olan Suat'ın
                                  Şapkasını almak istemişler..
                                  Bu seferde Suat kıyamet koparmış ''şapka benim''....
                                  Ortalık kıyamet yeri.
                                  Suat ağlarken nasıl olduysa ben susmuşum
                                  İki eliyle şapkasına yapışmış Suat'a şöyle bir yan bakmışım..
                                  Annemler ne olduğunu anlamadan
                                  Ağzımdaki memeyi ağlayan Suat ın ağzına tıkmışım.
                                  Suat susmuş, tam bu arada şapkayı alıp başıma takmışlar
                                  Herkes gülmekten yerlere yatmış..
                                  O arada da bu yakışıklı, sünnet şapkalı
                                  Zafer benim resmimi çekmişler..
                                  Babaanneli, dedeli, halalı, amcalı
                                  Büyük ve kalabalık bir ailede büyünce
                                  Bir de ailenin ilk torunu olunca biraz fazla nazlı büyütülmüşüm..
                                  Doğum günlerimi hatırlıyorum
                                  Biri bir kolumda biri bir kolumda bilezikler
                                  Parmaklarımda yüzükler...
                                  Birde babaannem kendi taktıklarını çıkarttırmazmış anneme..
                                  Öyle kolunda bilezikler, parmağında yüzükler 
                                  Gezermişim mahallede..
                                  Dayım Kıbrıs donanmasında subaydı ben küçükken
                                  Halalarım Almanya da ..Oyuncaklarımı anlatamam..
                                  Sabah sekizde bütün mahalle bizim üzüm asmasının altında
                                  Annem kahvaltı yapmadan izin vermezdi oyuncaklarımızı çıkarmaya
                                  Sonrası akşama kadar herkesle her şeyimi paylaşırdım
                                  Hiçbir şeyim kırılmaz hiçbir şeyim kaybolmazdı..
                                  Akşam olunca hep birlikte toplardık
                                  Ertesi gün oynayacağımız şekilde..
                                  Herkes bize gelebilir, biz kimseye gidemezdik..
                                  Bir de en çok bakkala gitmek için ağlardım...
                                  Beş metre uzaklıkta olan bakkala kadar gitmeyelim diye
                                  İki katlı evin bir odası mini bakkal..
                                  İsterizde orda olmaz diye dedem
                                  Bakkaldan çok çeşit koyardı kilere...
                                  Oysa parayla bir şey almak ne büyük bir mutluluktu o yaşlarda..
                                  İlkokula başladığımda en çok kantine alış verişe giden çocuk bendim
                                  Serbest bölge... ver parayı al istediğini..
                                  Büyüdüm hala evimin bir köşesinde küçük bir bakkal var..
                                  Hiç sokağı bilmeden, kötülük bilmeden büyütülmekte çok zor..
                                  Herkesi kendiniz gibi bilmek..
                                  Bizi büyüttükleri korumacı fanustan çıktıktan sonra.
                                  Çok zor öğrendik gerçek dünyada ki her şeyi
                       
                                  Öğrenemediğim alt kültür denen o garip anlayıştan 
                                  Çok tiye alındığımı bilirim..
                                  Hiç eğrisinden bakmayınca hayata
                                  Cümle nasıl kurulduysa o..
                                  Hani bu günlerde çok yükleniyoruz ya
                                  Nilhan Sultan a bazen acaba haksızlık mı ediyoruz diyorum..
                                  Oda nasıl büyütüldüyse öyle biliyor hayatı
                                  Fanustan yeni çıkıyor ona da zor geliyor eminim şimdi her şey
                                  Ama oda alışacak herkes gibi
                                  Gerçekler acı ne yazık ki, hayat gösterildiği gibi değil..
                                  Eskilerden ne kaldı ki Sultan lık kalsın..
                                  Kalanları da yok ediyoruz el birliğiyle.
                                  Listelerden de kalktı artık Sayın Topal ın şarkısı okunmuyor
                                  Okunsa da o günlerin popülitesi yok.

                                  Eski bileziklerinin yüzüklerinin modası da yok
                                  Sadeliği seven biri olarak
                                  Bende bir çocukluğumda hatırlıyorum zaten
                                  Parmağımda yüzükler, kolumda bilezikler..

21 Ocak 2017 Cumartesi

Yastayım Gönlüm Anlamıyorsun..

Yastayım Gönlüm Anlamıyorsun..

Bazen öyle derin hislerle
Uyanıyor ki insan ..
Gözlerini açmak istemiyor…
Bu dünyaya ait olmadığını
Düşünüyor o an.. ..
Ruhun bedeninde
Derin uykularda dinlenirken
Hiç bilmediğin alemlerde ki
Huzuru özlüyorsun..
Korkutuyorsun beni dünya..
Sana karşı geliştirdiğim
Kalın duvarları zorluyorsun..
Hergün sayfa sayfa zulüm 
Merhametsiz insanlarla
Karşıma başka bir kötü çıkıyorsun…
Derin duygulardayım
Gönlüm beni duymuyorsun..
Gel dedin geldim
Aşk kapısı gir dedin girdim
Dinle dedin dinle
Gönül sesimi dinle
Aşkımı dinle…
Dinlemeye doyulur musun
Sevmelere bilmem.!
Hangi yıldızdasın
Hangi galakside saklı
Beni arama diyorsun bulamazsın
Görmek istiyorsan
Aynadayım bakarmısın..
Derin deniz bu sular okyanus
İçinde kaybolursun..
Mavi gök kanatsız kuş yüreğim
Uç diyorsun uç…
Kötülerden kaçta gel
Konuşmak istiyorsan
Ne duruyorsun
Ellerini Sema ya
Kalbini Mevla ya açta gel…


Yeşim ce ….

15 Ekim 2016 Cumartesi


                                            KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ


Bu sabah aklıma birden şu soru geldi...
Acaba kaç kurtun karnında, kaç kırmızı başlıklı kız var..?
Yeşim Hanım hayırdır  bu soru da nerden aklınıza geldi..! 
dediğinizi gayet net duyuyorum
Bizim kuşaktan bu hikayeyi bilmeyen yoktur sanırım...
Anneannesine hergün yemek götüren kırmızı başlıklı kızın kurtun karnında biten hazin hikayesi.. 
Gözlerini kocaman açarak kırmızı başlıklı kızın kurtla olan diyaloğunu anlatırken
Karşımızdaki kişilerin kılıktan kılığa girdiği halleri ,
Sonra ''Seni yemek için'' sözleriyle bizi gıdıklamaları da işin cabası..

On yıla yakın bir zaman dilimi içerisinde sivil çalışmalarımın büyük bir bölümünü
Kadın ve kız çocukları üzerine gerçekleştirdim.
Ben büyümeme rağmen hala ailem için devam eden kız çocuğu sürecim
Bir kız çocuğu büyüten anne olarak, kızımı büyütme sürecim
Dünya da ve Türkiye de kız çocuğu çalışmalarım,
Hepsini bir araya getirdiğinizde 
Çocukluğumun hikayesi hakkında
Yıllar sonra keşfettiğim en önemli sonuç ise
Daha çok küçük yaşlarda  
Bize masallaştırılarak anlatılan 
Bu hikayenin hayatın içinden acı gerçekler olduğu  ....

Ülkemizde kız çocuklarının artık kültürel farka bakmadan 
Her yerde istismara uğrama riskleri çok yüksek..
13 yaşında 28 kişinin tecavüzüne uğrayan ve tecavüzcülerinin
''çocuğun istismarın farkında olması'' nedeniyle 6 ay gibi
Komik cezalara çarptırıldığı, kendisine bunu yapanla 
Evlendirilebilir gibi müthiş düzenlemeli 
kanunlarımız mevcut..

Gözümüz gibi yirmibeş otuz sene baktığımız sonra 
Evlendirip ya şiddete maruz kalan, ya da öldürülen kızlarımız...
İkiyüzbinin üzerinde çocuk yaşta kadınlarımız
Kendi çocuk annelerimiz
Okuma hakkı elinden alınmış binlerimiz...
Uyuşturucu satışında batağa çekilen kızlarımız
Ensest yüzünden tranvalarıyla savaşan çocuklarımızın 
Sayısı dünya ülkeleri içinde ilk beşe girecek düzeyde..

Yeşim Hanım hep de madurlardan bahsediyorsunuz diye 
Aklınızdan geçiyor mu bilmiyorum...
Önceden madurlar hep kenar mahallelerdeki kırsaldaki
Gariban okuma yazma seviyesi çok düşük 
kültürel gelişmişliği olmayan bölgelerin çocukları olarak görülüyordu..

Artık öyle değil....
Bu zamanda ki masallara konu olan 
Kurtlar artık ormanlardan şehre indi.
Genel kültür seviyeleri yükseldi,
Sosyal medya kullanıyorlar.
Bütün mekanlarda, ellerindeki küçük renkli şekerlerle
''Bir tane ye bak, çok keyif alıcaksın'' diye ikramda bulunuyorlar
Tecavüzcü Coşkun tek Türk flimlerinde vardı zannetmeyin
Yeni adli vakalarda 
''Oysa ki ben kutu kola içmiştim, kapağı ben açmıştım
Nasıl bayıldım hatırlamıyorum, nasıl ayıldığımıda ..''diyen kız çocuk sayısı 
Hiç yadsınamayacak rakamlarda...!
''İkimizde okulu bitirince evlenicektik.
  Bana senin gibi güzel bir kızla geçirdiğim yıllar çok güzeldi dedi ve gitti...
  Dilerim evlenince çok güzel bir kızı olur..''  
İfadeleriyle ağlayan kız çocukları ....
Artık köyden okumaya gelen hiç birşey bilmeyen kız çocukları değil bunları yaşayanlar...

Belki bu yüzyıl bizim büyüdüğümüz yılların düzeniyle aynı değil..
Daha müsamalı, daha esnek çocuklar büyütmek isterken
Ayakları yere bassın, özgür olsun 
Ben çocuğuma güveniyorum 
İstediğini yapabilir..!
istediği yere gidebilir..!
İstediği kadar geç gelebilir..!
İstediği yerde kalabilir..!
Yukarda sayılanlar olasılıklar yüzde kaç derken 
Sakın Unutmayın 
O olasılıklar bunlar başına gelen kız çocukları içinde aynı oranda idi..!
Tıpkı dışarda ki tehlikelerin şekil değiştirdiği gibi
Kurtlarda gelişti ve şekil değiştirdi...
Artık her yerdeler...
Yukarda verdiğim sayıların hepsi 
Maalesef sayıları azalmak yerine artan 
Kurtların karnından çıkmış 
Daha kaç tanesinin karnında, 
Kaç tanesinin hikayedeki anneane rolune geçmiş 
Karşısında duran  Kurt olduğunu bilmediğimiz
KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ...

Yeşim ce....




20 Ağustos 2016 Cumartesi

BİR  MİNİK SERÇE...

Kalem aşkı başka bir şeydir benim için..
Kalemi doğru tutup doğru yazmak gerekir ..
Kalemi yazdıran organımızı elimiz olarak bilsekte,
asıl o eli hareket ettiren yüreğimizdir...
Göz görür fotoğraflar, yürek dillendirir,
El aracıdır yazar  o beyaz sayfalara...
Kendimi bildim bileli içimdeki asıl olan duyguları hep yazarak anlatmışımdır...
Sözler hep eksik kalmıştır bende nedense...!
Ders çalışırken beni yalnız bırakmayan anneme dönüp
''annecim seni çok seviyorum'' dememiş
Kocaman sayfalara anneme olan sevgimi;
Her akşam ceketinin ceplerinden birine en çok sevdiğim antep fıstıklı damak çikolatayı saklayıp
''bil bakalım bu akşam hangi cebimde'' oyununu benle oynayan babama
''Benim Canım Babam ''.....ifadesiyle başlayan sayısız mektuplar ceket ceplerine;
Çocuklarım uyanınca görsünler ders çalışırken motive olsunlar diye
Görebilecekleri süpriz yerlere sevgi dolu notlar yazmışımdır.
En küçük basit mesaja bile kısa cümleler kurmamış
Apartman görevlimize ekmek siparişi notunda asla bir ekmek yazmamıştır.
''sabahları mis kokulu ekmeklerle sayenizde biz güne mükemmel başlıyoruz...çok teşekkürler''
İki katlı kapıları hiç kapanmayan, bir merdivenle bir ev gibi büyüdüğüm
o güzel bahçeli evde yaşayan herkese her köşede süpriz notlar çıkmıştır...
Burda gülmek yasak...!
Okuma yazma bilmeyen dedemle babaannem bile şekillerle yazılmış notlarla nasibini almıştır benden..
Yazmayı severim, çünkü yazarken içimin sessizliğini kelimelere dökerek dillendiririm...
Yazmayı severim, çünkü bedenimin değil, ruhumun kelimelerini kullanır,
ruhumun diliyle konuşurum...
Yazmayı severim, çünkü o zaman kalbi ellerimde çıldırmış gibi atan bir minik serçenin
sayısız cümlelerini kurabilir, onun o küçük bedenindeki boncuk gözlerinden
hayata bir mink serçe gibi bakıp saatlerce duygularımı yazabilirim..
Yazmayı severim, çünkü içimde insan olmanın bana verdiği duygulardan
mavi deli gibi akan bir ırmağın içinde, hergün yazılarımla yüzerim...
Biriktirdim mi içimdeki duyguları seller sular basar her yeri..
İsyanım bile kalemimle dillenir sesimle değil...
Yazmayı severim, çünkü cinsiyeti, dili, dini kaybolmuş yaşam felsefemle
Benimle bu dünyadaki adı insan olan
ama beni onlardan ayıran taraflarım
içimi kor alevlere çevirir..
İşte o mavi ırmak bile serinletemez beni o zaman...
Vefasızlık, dün iyi dediklerimize bugün biranda kötü demek
Bilmediğin hayatlar, şahit olmadığın anlar için profesör yorumlar bana hiç uymaz...
Yüreğim kor, gözüm kör, kalemim yazmaz olur...
Aklım almak istemez, yüreğim kabul etmez...
İşte tam da bu zamanda hep içimden geçiririm
Bu kadar kötülük içinde bir ben miyim demek yerine
Beni yaratan büyük güce bir mektup yazsam da bir minik serçe olsam..
Deli gibi çarpan yüreğimle serçe olduğum için yazamasam da hep güzel şeyler şakısam.